ANASAYFA  |  HAKKIMIZDA  |  İLETİŞİM   |  ÜYE KAYIT

Atlantis’in Varlığına İlişkin Kanıtlar Var!


 1973 yazı boyunca UPI ve bazı büyük Amerikan gazetelerinde belirtildiğine göre, Atlantik Okyanusu’nun tabanında Atlantis’in kalıntılarını bulan bilimsel araştırma ekibinin başkanı Maxine Ashner, “Bu, dünya tarihinin en büyük keşfidir” diye açıklamıştı. UPI, haberine “Maxine Ashner” “binlerce yıl önce denizin dibine gömülen süper uygarlığın kalıntılarının dalgıçlar tarafından bulunduğunu açıkladı” diyerek devam ediyordu. “Dalgıçlar, antik Yunan düşünürü Eflatun’un belirttiği noktada, caddeler ve bazısının üzerinde eş-eksenli spiral motifler olan sütunlar bulmuşlardır. Bilim adamları, öğretmenler ve maceraperestlerden oluşan 70 kişilik bu grup, Los Angeles California’daki Pepperdine Üniversitesi tarafından desteklenmektedir.”

“Altın Çağlar Tarihi” isimli dokümanda, Bahamalar’dan (Batı) Avrupa ve Afrika kıyılarına kadar uzanan bir alanda bulunmuş olduğu açıklanan bu piramitler, kubbeler, döşeli yollar, dörtgen biçimli binalar, kanallar ve insan yapısı eserlerden oluşan 70’den fazla kalıntı; kayıp kıtanın devasa büyüklüğü hakkında bize bir fikir verebilir.”

Aslında birçok tarihçi ve ünlü yazar, Atlantis’in geçmişte var olduğuna inanarak bu kıta hakkında yazılar kaleme alıp Maya ve Aztekler’in atalarının, Atlantis ve Mu’dan geldiğini anlatmış, Peru’da bu kayıp kıtaları gösteren antik tabletlerin resimlerinin çekildiğinden ve Atlantis’i açık bir şekilde gösteren antik haritalardan bahsetmişlerdir.

Bulunmuş olan kalıntılardan bazıları şunlardır: -Dr. Ray Brown tarafından 1970’lerde Bahama açıklarında deniz tabanında bulunan bir piramit. Dört dalgıç eşliğinde dalan Dr. Brown, ayrıca caddeler, kubbeler, dörtgen biçimli binalar, tanımlanamamış metalik cihazlar ve elinde, içinde minyatür piramitler bulunan “gizemli” bir kristal tutan bir heykel bulmuştur.

Metal cihaz ve kristaller analiz edilmek üzere Florida’daki bir üniversiteye götürülmüş ve burada kristalin, içinden geçen enerjiyi güçlendirdiği gözlenmiştir.

-Dr. Mansan Valentine’in keşif ekibi tarafından 1960lı yıllarda Bimini Adası açıklarında deniz altında bulunan yolların ve binaların resimleri çekilmiş ve yayınlanmıştır. Ayrıca Bahamalar’daki Cay-Sal ve Fas açıklarında da 15 ila 18 metre derinlikte benzeri harabeler bulunmuş ve resimleri çekilmiştir.

-Tony Benlk isimli araştırmacının bildirdiğine göre tepesinde, dev bir kristal bulunan devasa bir piramit Atlas Okyanusu’nun ortasına düşen bölgede 3.050 metre derinlikte bulunmuştur.

-1977 yılında Ari Marshall’ın araştırma ekibi, Bahamalar’daki Cay- Sal’ın açıklarında yaklaşık 46 metre derinlikte dev bir piramit bulmuştur. Piramitin yüksekliği 198 metre olup, çevresi; piramitteki açıklıklardan dışarı doğru akan kabarcıklı beyaz bir su tarafından esrarengiz bir şekilde aydınlanmaktadır. Piramit o derinlikte, karanlık yerine yeşil renkli bir su tarafından çevrelenmiştir.

-Boris Asturua tarafından yönetilen keşif gezilerinde, Portekiz’in 643 km. açığında, son derece dayanıklı betonumsu ve plastik bir malzemeden yapılmış binalardan oluşan batık bir şehir bulunmuştur. Ekip şefi, “Kalıntıların görünüşü, tek raylı bir ulaşım sisteminin varlığını akla getirmektedir” demiştir.

-Beş dönümlük bir alanı kaplayan yivli sütunların üzerinde yükselen mermerden yapılmış bir Akropol (şehrin en yüksek yeri) vardır.

-O zamana kadar (19. yy) tarihçilerinin sadece bir efsane olduğunu kabul ettikleri Truva şehrini bulan ve burayı kazan Heinrich Schleimann, ünlü Priam hâzinesinin içinde, onu inceleyen bilim adamlarınca ne olduğu anlaşılamayan bronz vazo ile ilgili yazılı bir rapor bırakmıştır. Vazonun iç kısmında bulunan Fenike dilindeki kabartma yazılarda, onun Atlantis Kralı Kronos tarafından gönderildiği belirtilmektedir. Benzeri kaplar Bolivya’da Tiahuanaco’da da bulunmuştur.

Ayrıca yol, bina ve sütunlarla ilgili olarak, bulundukları yerlerde mevcut olmayan malzemelerden yapılmış diğer birçok örneğe de rastlanmıştır. Kristof Kolomb, Amerika’yı keşfettiği gezisine çıkmadan önce üzerinde çalıştığı Antik Yunan haritaları haricinde, Atlantis’i gösteren daha pek çok antik haritaya sahipti.

Aztek, Maya, Antik Yunan, Mısır, İspanya, Hindistan, Tibet ile Atlantik ve Pasifik Okyanusu’ndaki adalarda bulunan antik yazıtların hepsi, batık kıtalardan ve kendilerinin bu kıtalarla olan bağlantılarından bahsetmektedir.

Tarihle ilgili kabullenmelerimize meydan okuyacak türden buluntular, örneğin kaya tabakaları arasında bulunan insan ayağı ve ayakkabı izleri; mükemmel tasarlanmış bir küp, bilim adamlarına göre kafatasında sadece bir merminin açabileceği bir delik bulunan tarih öncesi bir hayvanın iskeleti, bir vida kalıntısı ve diğer çağdaş ürünlerin benzerleri; jeologları, bu nesnelerin milyonlarca yıl önce yapıldığını kabul etmeye zorlamaktadır. Tüm bu buluntular ortaya çıktıkça günlük gazetelerde yayınlanmışlar, fakat tarih kitaplarının dışında bırakılmışlardır. Çünkü tarihçiler bunların varlığını kendi teorileriyle açıklayamamaktadırlar.

 

Kimdi Bu Atlantisliler?

 


Her şeyden önce, dalgaların altında kaybolan Atlantis’in; kadim çağlardaki yegane kıta olmadığını belirtmek gerekir. O zamanlarda Pasifik Okyanusu’nda Mu ve Mar, Hind Okyanusu’nda Lemurya gibi diğer birçok ülkelerle irtibatta bulunan devasa kıtalar mevcuttu. Bu kayıp kıtalardaki yüksek dağ silsileleri, bugün, okyanuslardaki adaları teşkil etmektedir.

Günümüzde sadece kafalarını görebildiğimiz devasa taş heykelleri bünyesinde barındıran Paskalya Adası’nın, Lemurya’nın bir kalıntısı olduğu düşünülmektedir.

O dönemde, kuzeyde Thule ve Hiperborea kıtaları da mevcuttu. Bunların günümüzdeki kuzey kutbunun bulunduğu bölgede battıklarına dair bilgiler mevcuttur. Bugün güney kutbu olan toprak parçasında, bir zamanlar tropikal iklimin hüküm sürdüğü ve üzerinde insanların yaşadığı düşünülmektedir.

Birçok binyıldan sonra, son olarak 11.500 sene önce meydana gelen dünya çapındaki afetler sebebiyle su ile kaplanan bu muhtelif kıtaların, bir zamanlar yüksek derecede gelişmiş uygarlıklarca nasıl iskan edildiği ilginç bir konudur. Bizim (göreceli olarak) yakın zamanlarda kaleme alınmış tarihimizden önceki dünya tarihine ilişkin ipuçları, Sümerlilerin yazıtlarında mevcuttur.

Peki Atlantisliler kimlerdi? Nasıl bir yaşam biçimleri vardı?

Aşağıdaki bilgiler bu konuya oldukça özetlenmiş bir giriş yapmak için muhtelif kaynaklardan derlenmiştir:

Orijinal Atlantisliler dünya dışı kökenli olup, dünyaya 50.000 yıldan daha önceki bir zamanda gelmişlerdi. İnsanımsıydılar ama günümüz insanından farklıydılar. Son derece uzun boylu ve açık tenliydiler. Kökenleri muhtemelen Lyra (Çalgı) takım yıldızına dayanmaktaydı. Yaşam süreleri 800 yıl civarında olup “uzun olanlar” olarak da bilinmekteydiler. Elohim veya Annunaki olarak bilinen Atlantislilerin hikayeleri, Tevrat’ın yaradılış bölümünde gizlidir.

Birçok antik uygarlık dünyada çok eskiden var olmuş dev insanlara, titanlara inanır. Farklı ırklar, onları farklı adlarla bilirler. Bu 2 ila 3,5 metre uzunluğundaki insanımsılar, dünyada muhtelif yerlerde, arkeologları şoke eden 2,4 ila 3,6 metre uzunluktaki iskeletler bulunana dek “efsane” olarak isimlendirilirlerdi. İspanyollar, İnka’ların ülkesini istila ettikleri sırada And Dağ’larında dolaşan 2,5-3,5 metre uzunluğundaki vahşi sarışın adamlardan bahseden günlükler bırakmışlardı.

Gezegen üzerinde diğer gruplarla birlikte faaliyet gösteren bu Atlantis’liler zamanla, işçi olarak kullanmak üzere, genetik manipulasyon yoluyla daha kısa boylu küçük insanlar yarattılar. “Adaırıu” ya da “insan”, dünyadaki muhtelif projelerde çalışmak için yaratılmıştı, insana kendi kendisini çoğaltma yeteneğinin (ilk günah) verilmesi ile birlikte nüfus büyük bir hızla arttı. Annunaki’ler daha fazla işçi talebi için seslerini yükselttiler. Dişi insanlar senede sadece bir kere değil, her 28 günde bir hamile kalabilecek şekilde değişime uğratıldılar: “Kadına dedi: Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım.” (Eski Ahit, Tekvin Bap 3:16) En sonunda Annunaki askerleri dünyalı dişilerle birleşerek çoğalmaya başladılar. “(Elohim) Tanrı oğulları insan kızlarına vardıkları ve bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman...” (Eski Ahit, Tekvin Bap 6:4)

Atlantis Teknolojisi; ATLANTİS ŞUURU giderek, daha az maddesel olan bir biçimden duyusal ya da fiziksel bir hale doğru gelişti. Hakkında bilgimiz olan diğer antik uygarlıklara hiç benzemeyen Atlantis’in teknoloji seviyesi, bizim şu anda sahip olduğumuzdan çok daha üstündü.

Kristallerin gücünü keşfeden Atlantis’liler onların kullanımını o derecede suistimal ettiler ki, sonunda kıtanın okyanusa gömülmesine yol açan felakete neden oldular.

Atlantis’liler kristallerin ışını güçlendirme ve depolama bilgisini kullandılar. Bugün artık, yoğun bir ışıl huzmesinin, bir mücevherin traşlanmış yüzleri arasında belirli bir dizi yüze doğru yönlendirilmesiyle, bu değerli taştan yansıyan ışık huzmesinin zayıflamadığı, aksine güçlendiği bilinen bir fenomendir. Dahası bu güçlenmiş ışın, geniş ve karmaşık bir spektrum meydana getirir. Atlantis’liler, günümüzde ham petrolün farklı kısımlarının farklı amaçlarla kullanılması gibi, bu enerji spektrumunu da farklı amaçlar için kullandılar. Örneğin, aynı temel malzemeden farklı kısımlar ayrıştırarak elde edilen enerjinin bir kısmını “şeyler” meydana getirmek, bir kısmını şifa vermek, diğer bazı kısımlarını da madde ya da bilgi artırımı için kullandılar. Atlantis’liler, moleküler yapıları ayrıştırmak ve onları yeniden biraraya getirerek yeni bir yapı inşa etmek suretiyle, madde üretmeyi, maddenin şeklini değiştirmeyi başarabiliyorlardı.

 Kristaller; alıcıların vericilere eş ya da yakın güçte olduğu durumlarda enerjiyi uzun mesafeler boyunca iletmek, alıkoymak, yoğunluğunu muhafaza etmek ve odaklamak yeteneğine sahiptirler.

Nitekim Atlantis’liler bir piramitten diğerine enerjiyi transfer edebiliyorlardı. Dünyanın yüzü belirli bir noktaya bakarken; piramitlerden biri, enerjileri yoğunlaştırıp iletme vazifesini görürken diğerleri alıcı cihazlar gibi çalışıp bunu gerektiği zaman serbest bırakıyorlar veya yayıyorlardı. Bu mekanizma, bir piramitin astronomik konumlanması (dünyanın hareketinden dolayı) uygun olmadığında ise, diğerlerinden ona enerji aktarabilecek şekilde ters yönde de çalışabilmekte olup, çok etkili ve basit bir metottu; ancak bu daha sonra birçok güçlüğü beraberinde getirdi.

Atlantis kristalleri doğal formlardı fakat büyümeleri hızlandırılmaktaydı. Güç yükleme ve iletme işinde kullanılmak üzere üretilen bazı berrak kuartz kristalleri; 12 kenarlı, 3 m. çapında ve 7,5 m yüksekliğindeydiler. 1,2 ila 1,5 metre arası daha küçük kristaller; şifa vermek, meditasyon, psişik gelişim, zihinsel kapasite artırımı, haberleşme, üreteçleri güçlendirmek, demateryalizasyon ve nesnelerin taşınması, manyetik güç alanları ve günümüz kültüründe hayal bile edilemeyecek hızlarda ulaşım gibi farklı amaçlarda kullanılmak üzere farklı renkler aşılanarak ve farklı sayıda yüzlerle üretilmekteydi.

Belirli sayıda kristalin, baş aşağı piramit şeklinde yontularak pembe ya da gül renginin muhtelif tonlarında renklendirilmesiyle elde edilen ışık ışını; moleküler yapıları değiştirmek, ağrıları dindirmek, beynin hassas bölgelerinde, kalpte ve üreme organlarında cerrahi müdahalelerde bulunmak gibi amaçlar için kullanılmaktaydı. Bir salgın hastalık ya da titreşimsel düzensizlik durumunda ise altın ya da sarı renkli kristallerin daha koyu tonları kullanılmaktaydı.

Yakut ve mor renkli taşlar; duygusal ve ruhsal problemlerin tedavisinde yardımcı olup, artık mevcut olmayan siyah kristaller ise güçlü bir koruyucu etkiye sahiptiler.

Genel olarak gençleşme ve canlılığın yenilenmesi için Atlantis’liler 6, 11, 22 ya da 24 tane değişik tipte kristalden oluşan dairelerin içinde, 15 ila 20 dakika arasında, ellerinde kontrol edici veya yoğunlaştırıcı işlev gören berrak kristaller tutarak, meditasyon yapıyorlardı.

Tüm bu farklı kristaller, güçlerini güneş de dahil olmak üzere, dünyanın enerji ağından ya da diğer muhtelif kaynaklardan sağlamaktaydılar. Ateş kristalleri adı verilen daha büyük olanları, merkezi alıcı ve verici (enerji)istasyonları olarak işlev görürken, diğer kristaller her bir şehir, bina, ev ya da aracın alıcıları olarak kullanılmaktaydı.

Günümüzdeki Bermuda üçgeninde, okyanus tabanındaki Atlantis harabelerinde batık ve hasarlı durumda bulunan ateş kristallerinde biriken enerji, periyodik olarak demateryalizasyonu başlatarak, bölgede bulunan herhangi bir şeyin ortadan kaybolmasına neden olmaktadır.

Atlantis’lilerin kullanmış olduğu esrarengiz cihazlar içinde en detaylı tanımlama, Edgar Cayce tarafından, defalarca bahsetmiş olduğu Büyük Kristal hakkında yapılmıştır. Cayce’ye göre bu büyük kristal; oval biçimli özel bir binada, üstü kayarak açılabilen bir kubbenin altına yerleştirilmişti ve böylece en uygun zamanda güneş, ay veya yıldızlardan gelen ışığı almak için yönlendirilebiliyordu.

Binanın iç kısmı serbest ya da ısıyla sertleşen bir plastik olan bakalit benzeri, iletken olmayan bir metal ya da taşla kaplanmıştı. Edgar Cayce’nin Tuaoi taşı ya da ateş taşı adını verdiği kristal; 6 kenarlı prizma biçimli, uzunluğunda silindirik ve fevkalade büyüktü. Öyle anlaşılıyor ki bu kristal; güneş, ay, yıldızlar, atmosfer ya da dünyanın kendi doğal enerjileri ve bilinmeyen temel kuvvetlerini bir araya getirerek, bunları kristalin tepe noktası ile başlığın tabanı arasındaki belirli bir noktada yoğunlaştırmaktaydı.

Bu enerji başlangıçta, bu büyük enerjiyi kontrol edebilen inisiyeler tarafından tümüyle ruhsal amaçlar için kullanılmaktaydı. İlk Atlantis’liler barışsever insanlardı. Daha yoğun fiziksel bedenlere doğru tekamül ettikçe, kristali bedenlerini tazelemek için kullanmaya başladılar. Böylece genç görünümlerini muhafaza ederek yüzyıllarca yaşayabiliyorlardı.

Daha sonraları kristaller diğer amaçlar için de kullanılmaya başlandı. Enerji akımları, radyo dalgaları gibi kıta boyunca iletiliyor ve bu sayede uçak ve vasıtalar, kara, hava ve denizde ses hızında hareket edebiliyorlardı. Kristalden kaynaklanan diğer enerji akımlarının kullanılmasıyla Atlantis’liler, günümüzdeki televizyon gibi, insan sesi ve görüntüsünü de iletebilip, yine aynı şekilde ısı ve ışığı belirli alan ya da binalara yönlendirerek, görünmez bir şekilde aydınlanma ve ısınmayı sağlayabi1iyorlardı.

Bununla birlikte mevcudiyetlerinin sonuna doğru Atlantis’liler daha fazla güç elde etmek için iyice açgözlü bir hale geldiklerinde, kristalin kontrolü daha az liyakatli kişilerin eline geçti ve Büyük Kristalin enerjileri daha yüksek ve daha tahrip edici frekanslara ayarlandı. Kristalin enerjisi, giderek yanardağları faaliyete geçirecek ve dağları eritebilecek derecede yükseğe ayarlanınca, en sonunda kıtanın batmasına ve de muhtemelen dünyanın ekseninin kaymasına neden oldu.

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

History of the Golden Ages (Altın Çağlar Tarihi), Steve Omar

Accesible Remains of Atlantis (Atlantis’in Erişilebilir Kalıntıları), Mark Hammons

Crystal Power and Energies in Atlantis (Atlantis’te Kristal Gücü ve Enerjileri), Geoffrey Keyte

The Way (Yol), T. Donovan

İnternetteki makalelerden derleyen: Doğan Güler

 

 

KAYIT OLUN
Etkinliklerimizden haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.


Haberler & Duyurular

15 Ekim 2016'da başlayacak olan "İRAD Kendini Bilmek Seminer"lerimiz Cumartesi günleri saat 15:00'de gerçekleşecektir.
» Devamı

06 Ekim 2016'da başlayacak olan "İRAD Varlıksal Gelişim Seminer"lerimiz Perşembe günleri saat 19:00 - 21:30 arasında gerçekleşecektir.
» Devamı

Haziran ayı itibariyle taşındığımız yeni adresimizdeki ilk konferansımız Sn. Jale Eğitim Önder'in sunumuyla gerçekleşti. "Hakikat Yolunda Rehberlik" isimli konferansımıza yaklaşık 65 misafirimiz katıldı.
» Devamı

Açık Adres Bilgilerine Buradan Ulaşabilirsiniz
» Devamı