ANASAYFA  |  HAKKIMIZDA  |  İLETİŞİM   |  ÜYE KAYIT

Sembolizmin Şeffaf Peçesi - P.D. Ouspensky

 Gurdjieff, “Objektif bilgiye ait en temel fikirlerden biri, her şeyin birliği, farklılık içindeki birliktir” dedi, “Çok eski zamanlardan beri bu fikrin içeriğini ve anlamını kavrayan ve onda objektif bilginin temelini gören kişiler, bu fikri diğer insanlar tarafından anlaşılacak şekilde iletmenin bir yolunu bulmaya çalışmışlardır. Objektif bilgiye ait fikirlerin peş peşe iletilmesi, her zaman bu bilgiye sahip kişilerin görevinin bir parçası olmuştur. Bu durumda bu bilginin ana ve temel fikri olan her şeyin birliği fikri, iletilmesi gereken ilk şeydi ve eksiksiz olarak ve kesin şekilde iletilmeliydi. Ve bunu yapabilmek için bu fikrin diğerleri tarafından doğru şekilde algılanmasını garanti edecek ve iletilirken saptırılma ve bozulma ihtimalini engelleyecek formlarda sunulması gerekiyordu. Bu amaçla fikrin iletileceği kişiler uygun bir hazırlık devresi geçiriyor ve fikir ya ‘ana prensibi’ tanımlamaya çalışan felsefi sistemlerdeki gibi mantıksal bir forma ya da bir inanç unsuru yaratmaya ve kişileri ‘objektif şuur’ seviyesine taşıyacak bir duygu dalgası uyandırmaya çalışan dini öğretilere yerleştiriliyordu. Her biri bazen daha çok bazen daha az başarılı olan girişimler insanlık tarihinde çok eski zamanlardan günümüze dek yer almış ve insanlığın düşüncesini ezoterik düşünceyle birleştirmeye yönelik girişimlerin izlediği yollar üzerindeki anıtlar olan dini ve felsefi inançlar haline gelmişlerdir.
 
 Ancak birlik fikri dahil objektif bilgi, objektif şuura aittir. Bu bilgiyi ifade eden formlar sübjektif şuurla algılandıklarında kaçınılmaz şekilde saptırılır ve gerçek yerine gittikçe daha fazla aldanma yaratır. Objektif şuurla her şeyin birliğini görmek ve hissetmek mümkündür. Ancak sübjektif şuura göre dünya milyonlarca ayrı ve bağlantısız olguya bölünmüştür. Bu olguları bilimsel veya felsefi bir sistemde birleştirme girişimleri bir yere varamaz çünkü insanlar bütün fikrini ayrı gerçeklerden yola çıkarak kuramazlar ve bütünün bölünme prensiplerini, bu bölünmenin dayandığı kanunları bilmeden bulamazlar.
 Bununla birlikte her şeyin birliği fikri, entelektüel düşüncede de bulunur ancak farklılıkla olan kesin ilişkisi açısından asla kelimelerle veya mantıksal formlarla açıkça ifade edilemez. Burada her zaman dil konusunda aşılmaz bir zorluk vardır. Şuurun sübjektif hallerindeki çokluk ve farklılık izlenimlerini ifade etme yoluyla kurulan bir dil, şuurun objektif halinde anlaşılır ve açık olan birlik fikrini hiçbir zaman tam olarak ve açıklıkla iletemez.
 Objektif bilgiye sahip olan kişiler sıradan dilin kusurlarını ve zayıflığını farkederek birlik fikrini ‘mitler’, ‘semboller’ ve özellikle ‘sözel formüller’le ifade etmeye çalıştılar. Bunlar değişime uğramadan iletilerek bu fikri bir okuldan diğerine, çoğunlukla bir çağdan diğerine taşıdılar.
 Yüksek psişik merkezlerin insanın yüksek şuur hallerinde çalıştığı daha önce söylenmişti: ‘yüksek duygu’ ve ‘yüksek düşünce’ merkezleri. ‘Mitlerin’ ve ‘sembollerin’ amacı insanın yüksek merkezlerine ulaşmak, ona zihin açısından ulaşılmaz olan fikirleri, yanlış yorumlama ihtimalini ortadan kaldıracak formlarda iletmekti. ‘Mitler’ yüksek duygu merkezi, ‘semboller’ ise yüksek düşünce merkezi içindi. Bu yüzden ‘mitleri’ ve ‘sembolleri’ zihinle anlamaya veya açıklamaya yönelik tüm girişimler veya içeriklerini özetleyen formül ve ifadeler daha baştan başarısızlığa mahkumdu. Herhangi bir şey daima yalnızca uygun merkezle anlaşılabilir. Ancak objektif bilgiye ait fikirleri alma hazırlığı zihin yoluyla ilerlemelidir çünkü ancak uygun şekilde hazırlanmış bir zihin bu fikirleri yüksek merkezlere onlara yabancı olan unsurları işe karıştırmadan iletebilir.
 Objektif bilgiye ait fikirleri iletmek amacıyla kullanılan semboller kainatın ana kanunlarına dair diyagramları içeriyordu ve bu semboller sadece bilgiyi değil ona giden yolu da gösteriyordu. Sembollerin yapılarını ve anlamlarını incelemek, objektif bilgiyi almaya yönelik hazırlığın çok önemli bir bölümünü oluşturuyordu ve bu kendi içinde bir testti çünkü sembollere dair sözel veya biçimsel bir anlayış, daha ileri bilgi alımını derhal imkansız hale getiriyordu.
 Semboller ana ve alt semboller olarak iki gruba bölünmüştü; ilk grup farklı bilgi alanlarının prensiplerini, ikincisi ise olguların birlikle olan bağlantıları açısından temel doğalarını içeriyordu.
 Pek çok sembolün içeriğini özetleyen formüller arasında bir tanesi özel bir öneme sahipti: Hermes Trismegistus’un Zümrüt Tabletleri’ndeki ‘Aşağısı yukarısı gibidir’. Bu formül kozmosun tüm kanunlarını atomda veya belirli kanunlara göre tamamlanmış sayılan herhangi başka bir olguda bulabileceğimizi belirtiyordu. Aynı anlam mikrokozmos-insan ve makrokozmos-kainat arasında kurulan benzerlikte de mevcuttu. Üç kanunu ve oktavlar kanunu her şeye nüfuz eder ve dünyada ve insanda eşzamanlı olarak incelenmelidir. Ancak kendisiyle ilişkisi bakımından insan, kendisi dışındaki olgular dünyasına göre daha yakın ve daha ulaşılabilir bir inceleme ve bilgi konusudur. Bu yüzden, kainata dair bilgiye ulaşma çabasında insan işe kendisiyle ve kendi içindeki ana kanunları farketmekle başlamalıdır.
 Bu açıdan, başka bir formül olan ‘Kendini bil’ formülü özellikle derin bir anlama sahiptir ve gerçeğin bilgisine götüren sembollerden biridir. Dünyanın ve insanın incelenmesi birbirine yardımcı olur. Dünyayı ve onun kanunlarını incelerken insan kendisini inceler ve kendisini incelerken dünyayı inceler. Bu anlamda her sembol bize kendimiz hakkında bir şeyler öğretir.
 Sembollerin anlaşılmasına şu şekilde yaklaşılabilir: İnsan olgular dünyasını incelerken ilk önce her şeyde birbirine karşı koyan iki prensibin tezahürünü görür, bunlar birleşme veya karşıtlık durumunda şu veya bu sonucu verirler, yani onları yaratmış olan prensiplerin esas doğasını yansıtırlar. İnsan büyük iki ve üç kanunlarını kozmosta ve kendisinde eşzamanlı olarak görür. Ancak insan kozmosla ilişki bakımından sadece bir seyircidir ve dahası sadece ona göre bir yönde ilerliyormuş gibi görünen fakat aslında çeşitli yönlere doğru ilerleyen olguların dış görünüşünü görür. Fakat kendisiyle ilişkili olarak iki ve üç kanunlarına dair anlayışını pratik bir şekilde ifade edebilir, yani bu kanunları kendi içinde anlamış olarak iki ve üç kanunlarının tezahürünü kendisine dair bilgiye giden yoldaki kendisiyle sürekli mücadele etme çizgisiyle sınırlandırabilir. Bu şekilde irade çizgisini önce zaman dairesine ve daha sonra sonsuzluk dairesine katabilir, bunun gerçekleştirilmesi onun içinde Süleyman’ın Mührü olarak bilinen büyük sembolü yaracaktır.
 Sembollerin anlamını onlara dair anlayışa kendi içinde ulaşmamış bir kişiye iletmek imkansızdır. Bu bir paradoks gibi görünebilir fakat bir sembolün anlamı ve özü ancak onun nelerden oluştuğunu zaten bilen kişiye verilebilir ve o kişi tarafından anlaşılabilir. Bundan sonra sembol bu kişi için onun bilgisinin bir sentezi haline gelir ve tıpkı onu kuran kişiye hizmet ettiği gibi, bu kişiye de bilgisini ifade etme ve iletme konusunda hizmet eder.
 Daha basit olan semboller veya onları ifade eden 2, 3, 4, 5, 6 sayıları insanın içsel gelişimine dair kesin anlamlara sahiptirler; insanın kendini mükemmelleştirmesi ve varlığının gelişmesi yolundaki farklı aşamaları gösterirler.
 İnsan kendisi için doğal olan normal durumunda ikilik olarak ele alınır. Bütünüyle ikiliklerden veya ‘zıt çiftlerden’ oluşur. İnsanın tüm duyumları, izlenimleri, duyguları, düşünceleri pozitif ve negatif, yararlı ve zararlı, gerekli ve gereksiz olarak bölünmüştür. Merkezlerin çalışması bu bölünmenin işareti altında ilerler. Düşünceler duygulara karşı koyar. Hareket dürtüleri hareketsizliğe yönelik içgüdüsel arzuya karşı koyar. Bu, insanın tüm algılamalarının, tüm reaksiyonlarının, bütün hayatının içinde ilerlediği ikiliktir. Kendisini az da olsa gözleyen herkes kendi içindeki bu ikiliği görebilir.
 Ancak bu ikilik değişimli olarak ortaya çıkacaktır; bugün galip olan yarın yenilen olacaktır; bugün bizi yöneten yarın ikincil ve ast olacaktır. Ve her şey eşit şekilde mekaniktir, iradeden bağımsızdır ve hiç bir amaca götürmez. Kendindeki ikiliği anlamak, mekanikliği farketmekle ve mekanik olanla şuurlu olanın arasındaki farkı kavramakla başlar. Bu anlayıştan önce, en mekanik eylemlerini bile iradi ve şuurlu kabul eden, kendisini tek ve bütün olarak gören kişinin içinde yaşadığı kendini kandırmanın yok edilmesi gerekmektedir.
 Kendini kandırma yıkıldığı ve insan kendi içindeki mekanik olanla şuurlu olanın farkını görmeye başladığında, hayatta şuurlu olmak ve mekanik olanı şuurlu olana tabi kılmak için bir mücadele başlar. İnsan bu amaçla iki kanununa göre ilerleyen mekanik süreçlere karşı şuurlu dürtülerden gelen kesin bir kararı oluşturmaya çalışır. Sürekli bir üçüncü prensibin yaratılması insan için ikinin üçe dönüştürülmesi demektir.
 Bu kararı güçlendirmek ve bu kararı önceden tesadüfi olan nötralize edici ‘şokların’ faaliyet gösterdiği ve tesadüfi sonuçlar verdiği olaylara daima ve şaşmaz şekilde getirmek zaman içinde sürekli bir sonuçlar çizgisi verir ve bu, üçün dörde dönüştürülmesi demektir. Sonraki aşama, dördün beşe dönüştürülmesi ve pentagramın kurulması, insan bakımından bile bir değil pek çok farklı anlama sahiptir. Ve bunlar arasından ilk önce öğrenileni ve en şüphe götürmez olanı, merkezlerin çalışmasına ilişkin olanıdır.
 İnsan makinesinin gelişimi ve varlığın zenginleşmesi, bu makinenin yeni ve alışılmamış bir şekilde çalışmasıyla başlar. Bir insanın beş merkeze sahip olduğunu biliyoruz: düşünce, duygu, hareket, içgüdü ve seks merkezleri. Herhangi bir merkezin diğerleri pahasına gelişimi daha ileri gelişim kapasitesi olmayan ve son derece tek yönlü bir insan tipi yaratır. Ancak bir insan içindeki beş merkezin çalışmasını uyumlu bir hale getirirse ‘pentagramı kendi içinde kilitler’ ve fiziksel olarak mükemmel insanın tamamlanmış tipi haline gelir. Beş merkezin tam ve uygun çalışması onları eksik prensibi tamamlayan ve insanı objektif şuur ve objektif bilgiyle doğrudan ve sürekli bağlantıya sokan yüksek merkezlerle birleştirir.
 Ve sonra insan altı köşeli yıldız haline gelir, yani bağımsız ve tam bir hayat dairesi içinde kilitlenerek yabancı etkilerden veya tesadüfi şoklardan soyutlanmış olur; kendi içinde Süleyman’ın Mührü’nü cisimleştirir.
 Bu durumda söz konusu semboller serisi –2, 3, 4, 5 ve 6– bir sürece uygulanabilir. Ancak bu yorum bile eksiktir çünkü bir sembol hiçbir zaman tam anlamıyla yorumlanamaz. O ancak deneyimlenebilir, örneğin kendine dair bilgi fikrinin deneyimlenmesi gerektiği gibi.
 İnsanın bu uyumlu gelişim süreci oktavlar kanunu açısından incelenebilir. Oktavlar kanunu başka bir semboller sistemini verir. Oktavlar kanunu anlamında her tamamlanmış süreç, do notasının bir seri ardışık tonlar aracılığıyla bir sonraki oktavın do’suna geçişidir. Oktavın yedi ana tonu yedi kanununu ifade eder. Buna bir sonraki oktavın do’sunun eklenmesi, yani sürecin taçlanması sekizinci adımı verir. Yedi ana ton iki ‘ara’yla ve ‘ilave şok’la dokuz adım eder. Buna bir sonraki oktavın do’sunu dahil ederek on adım elde ederiz. Sonuncu, onuncu adım önceki devirin sonu ve sonrakinin başlangıcıdır. Bu şekilde oktavlar kanunu ve onun ifade ettiği gelişim süreci 1’den 10’a kadar olan sayıları kapsar. Bu noktada sayıların sembolizmi olarak adlandırılabilecek konuya geliriz. Sayıların sembolizmi oktavlar kanunu veya oktavların onluk sistemde nasıl ifade edildiğine dair açık bir anlayış olmadan anlaşılamaz ve bunun tersi de geçerlidir.
 Batı’daki okültizm sistemlerinde ‘teozofik toplama’ adıyla bilinen bir metot vardır, bu iki veya daha çok rakamla ifade edilen bir sayının bu rakamların toplamıyla tanımlanmasıdır. Sayıların sembolizmini anlamayan kişilere bu sayıların sentezi metodu tamamen keyfi ve hiçbir yere götürmeyen bir metot olarak görünür. Ancak var olan her şeyin birliğini anlayan ve bu birliğin anahtarına sahip olan kişi için teozofik toplama metodu derin bir anlama sahiptir çünkü o bütün farklılığı, onu yöneten ve 1’den 10’a kadar olan sayılarla ifade edilen ana kanunlara ayrıştırır.
 Daha önce bahsedildiği gibi, sembolizmde sayılar belirli geometrik figürlerle bağlantılıdır ve bunlar birbirlerini karşılıklı olarak tamamlar. Kabala’da ayrıca bir harfler sembolizmi ve bununla birlikte bir kelimeler sembolizmi kullanılır. Sayılar, geometrik figürler, harfler ve kelimelerden oluşan dört sembolizm metodunun birleşimi karmaşık fakat daha mükemmel bir metot verir.
 Ayrıca bir sihir sembolizmi, simya sembolizmi, astroloji sembolizmi ve bunları tek bir bütünde birleştiren bir Tarot sembolleri sistemi vardır.
 Bu sistemlerin her biri birlik fikrini iletme konusunda bir araç olarak hizmet edebilir. Ancak aynı sembol, ne kadar iyi niyetli olsalar da yeteneksiz ve cahil kişilerin elinde bir ‘aldanma aracı’ haline gelir. Bunun nedeni bir sembolün hiçbir zaman son ve kesin anlamda ele alınamayacağı gerçeğidir. Bir sembol sonsuz farklılığın birliğiyle ilgili kanunları ifade ederken incelenebilecek sonsuz sayıda açıya sahiptir ve onu ele alan kişiden onu eşzamanlı olarak farklı açılardan görebilme yeteneğini talep eder. Sıradan dilin kelimelerine aktarılan semboller onlar içinde katılaşır, donuklaşır ve anlamı, dar dogmatik kalıplara hapsedip konuyu mantıksal bir açıdan inceleme göreceli özgürlüğünü bile ortadan kaldırarak kolayca ‘kendilerinin zıttı’ haline gelirler. Buna neden olan şey sembolleri sözel olarak anlamak, bir sembole tek bir anlam atfetmektir. Gerçek tekrar bir yalan tabakasıyla örtülmüştür ve onu keşfetmek için büyük bir reddediş gerekir ve sembol fikri bu reddediş içinde kaybolup gider. Dini sembollerin, simyayla ilgili sembollerin ve özellikle sihirle ilgili sembollerin onları sözel olarak ve sadece tek anlamda ele alan kişilerde ne çeşit aldanışlara yol açtığı iyi bilinmektedir.
 Öte yandan, sembollerin doğru anlaşılması uyuşmazlığa yol açamaz. Bilgiyi derinleştirir ve teorik düzeyde kalamaz çünkü gerçek sonuçlara, bilgi ve varlığın birleşmesine, yani Büyük Eylem’e yönelik çabaları yoğunlaştırır. Saf bilgi iletilemez fakat sembollerle ifade edildiğinde onlar tarafından sanki bir peçeyle örtülür, bununla beraber, arzu edenler ve nasıl bakılacağını bilenler için bu peçe saydam hale gelir.”
 
 P. D. Ouspensky’nin In Search of the Miraculous: Fragments of an Unknown Teaching (Mucizevi Olanın Peşinde: Bilinmeyen bir Öğretinin Parçaları) adlı kitabından çeviren: Işıl Çetin

KAYIT OLUN
Etkinliklerimizden haberdar olmak için mail adresinizi giriniz.


Haberler & Duyurular

15 Ekim 2016'da başlayacak olan "İRAD Kendini Bilmek Seminer"lerimiz Cumartesi günleri saat 15:00'de gerçekleşecektir.
» Devamı

06 Ekim 2016'da başlayacak olan "İRAD Varlıksal Gelişim Seminer"lerimiz Perşembe günleri saat 19:00 - 21:30 arasında gerçekleşecektir.
» Devamı

Haziran ayı itibariyle taşındığımız yeni adresimizdeki ilk konferansımız Sn. Jale Eğitim Önder'in sunumuyla gerçekleşti. "Hakikat Yolunda Rehberlik" isimli konferansımıza yaklaşık 65 misafirimiz katıldı.
» Devamı

Açık Adres Bilgilerine Buradan Ulaşabilirsiniz
» Devamı